NE KA EKMEK, O KA KÖFTE… (1)

14 01 2021
375 kez okundu
imbik@devrimgazetesi.com.tr

Değerli okurlarım, bu gün sizlerle bir hikâyemi paylaşmak istiyorum. Umarım; beğenirsiniz.

HIDIR; İpsala’nın Hıdır köyünde yaşayan, yirmi dört yaşında, orta boylu, adaleli yapılı, siyah saçlı ve saçlarına inat, mavi gözlü ve de hani “amele yanığı” derler ya, örtemediği yerleri temmuz güneşinden kavrulmuş, ama güneşten korunan yerleri bembeyaz olan, yağız bir delikanlı… Hıdır, lise terk… Her iş günü gidip gelmek zorunda olduğu İPSALA Lisesi’ne, ekonomik nedenlerle bir gün gidemez olmuş. Bırakmış okumayı ve çiftçiliğe başlamış. Yaşı geldiğinde de askere alınmış ve Malazgirt’te askerlik görevini tamamlayarak, köyüne dönmüş... Dönmüş ve sevdalısı Sıdıka’yı kendisini bekler bulmuş… Sözdü, nişandı derken Hıdır geçtiğimiz kasım ayında Sıdıka ile evlenmiş… Karısıyla mutlu günler süren Hıdır Keşan’a geldikçe; karısına harman veresiyesi çeyiz düzdüğü mağaza sahibine uğruyor, hoş beş ediyor ve hatta ufak tefek ihtiyaçlarını, gene harman veresiyesi olarak, bu mağazadan karşılıyormuş.

Elli dekar buğdayını biçtikten sonra, evdeki iki ineğe bakmaktan başka işi kalmayan Hıdır, Temmuz’un bu yakıcı ve boğucu sıcağından biraz olsun kurtulmak için kerpiçten yapılmış eski köy kahvesine gitmeyi uygun buldu. Ne kadar olsa bu bunaltıcı sıcaklara rağmen kerpiç yapılar, diğer yapılara göre serin oluyordu... Kahvede oturan altı genci ve üç yaşlı köylüyü selamlayarak kahveye giren Hıdır, canı kimseyle konuşmak istemediğinden, köşedeki cam kenarına yerleştirilmiş tahta masaya giderek, oturula oturula üzerindeki kirler neredeyse bir cila görevi görmeye başlayan, tahta sandalyelerden birine adeta tünedi… Kahvenin penceresinden saman balyası yüklü bir traktörü izlerken; saman bu hale gelene kadar ne sıkıntılar çekiliyor diye düşündü ve bir an arkasına yaslanmak istedi ama altındaki tahta sandalye kırılacakmış gibi gacırdayan bir ses çıkarınca, hemen toparlandı ve gene tüneme durumunu aldı ve sandalyeye ağırlığını vermemeye çalışarak oturmasını sürdürdü. Rahat değildi Hıdır... Sıkıntılı bir sesle kahveciye: “Üseyin bana bir çay ver” dedi. Hüseyin, kahvede fazla müşteri olmaması nedeniyle, kaynaya kaynaya katran gibi olan bir bardak çayı Hıdır’ın önüne sürdü! Köyde çay yüz yirmi beş kuruştu. Hıdır harareti keser düşüncesiyle tek şekerli olarak içmek istediği çayın şekerini karıştırırken, bir anda içini kaplayan sıkıntının artması nedeniyle; derin derin nefes almaya başladı. Kahveye girerken gördüğü ve boğucu sıcaktan korunmak nedeniyle, kahve önündeki ağacın gölgesine sığınan ve de dilinin neredeyse tamamı dışarda olarak, kesik kesik hızla soluyan köpekten tek farkı; dilinin dışarıda olmamasıydı...!  Önündeki çaya bakarak, daha derin bir nefes aldı. Adeta çay falına bakar, çayla konuşur gibiydi Hıdır… Çay yüz yirmi beş kuruştu ve o ürettiği ve de Keşan’daki çeyiz mağazasına olan borcundan dolayı bir an evvel satmak zorunda olduğu, tüccarın ise; süneydi, kıldı, yapağıydı vs. gibi bahanelerle neredeyse bedava almak istediği buğdayını yüz otuz beş bin liraya satmayı başarmıştı! Bir an için için güldü ve içerisindeki alaylı gülüş yüz kaslarının gevşemesine sebep olduğundan dudakları hafifçe aralandı. Elinde olmayarak da başını iki yana salladı. Gören Hıdır’ın kendi kendine konuştuğunu zannederdi. Gerçekte de Hıdır sessizce kendisiyle konuşuyordu... “Ulan Idır sıkma canını, kasabadaki çaydan pahalı satamadın ama; köydeki çaydan pahalıya sattın buğdayını…!" Yüzündeki yumuşak ifade kaybolmuş, yerine sert bir ifade gelmişti. Dişlerini sıkmaya başladı. Gerilmiş bir yay gibiydi... İçinden çay bardağını duvara vurmak geçti ve avucunda sıkmakta olduğu bardak neredeyse kırılacaktı. “Yetmiyu... Yetmiyu...” dedi kendi kendine. Evet, buğday geliri evlilik için yaptığı harcamaları karşılamaktan ve seneye yapacağı çiftçilik masraflarını karşılamaktan çok uzaktı. Tanrı’yı ararcasına gözlerini tavana dikip, tekrar düşünceye daldı. Düşündükleri bu kez isteği dışında dudaklarından sesli döküldü ortaya... Bu memlekette bir şeyler ters gidiyordu. Kafasını hızlı hızlı kaşıdıktan sonra, başını iki elinin arasına aldı ve bir müddet öylece kaldı. Gözlerini bir an kapayınca kendisini sonsuz bir karanlığın içinde hissetti. Karanlık, çaresizlik, umutsuzluk hep bunları çağrıştırıyordu beyni… Daha fazla dayanamayarak açtı gözlerini ve tekrar ışık ile tanıştı. “Evet ışık, bir ışık, mutlak bir çözüm olmalı ve bizler bi yerlerde yanlış yaptık...” diye düşünürken, Hıdır’ın sıkıntılı halini sezen Hasan Dayı yavaşça onun yanına sokulmuş ve elini omuzuna atarak; “Ne düşünürsün be Idır? Karadeniz’de gemilerin mi battı?” diyerek Hıdır’ın yanındaki tahta ve de bağlantılarının gevşemesi nedeniyle; otururken gıcırdayan, sandalyeye ilişti...          

-DEVAM EDECEK-

Whatsapp
google_160x600