NAZIM VE KEŞAN’DA BİR GECENİN ANATOMİSİ

07 12 2020
585 kez okundu
imbik@devrimgazetesi.com.tr

Değerli dostlarım; “AH BE KARDEŞİM!” başlıklı yazımı tamamlayacağı inancıyla, bugün sizlerle; yazdığım kitaplardan biri olan, “NAZIM VE KEŞAN’DA BİR GECENİN ANATOMİSİ” kitabımdan bir alıntımı paylaşmak istedim…
Çocuklarımın iyi birer Atatürkçü olarak yetişmeleri bana gurur veriyor. Bu hazzı bu gece gizliden gizliye bir kez daha yaşadım.
Saat: 03.40
Serdar uyumaya çekildi. Benim henüz uykum yok. Nazım'ın 835 satır isimli şiir kitabına göz atıyorum. Onu, okudukça seviyorum.
Saat: 04.00
NTV’de saat başı haberler var. Televizyonu açtım. Tesadüf, Nazım Hikmet ile ilgili bir haber… Fazlı Say, Kültür Bakanlığının isteği üzerine (demek ülkemizde iyi şeyler de yapılabiliyor) Nazım Hikmet’in şiirlerini NAZIM isimli bir beste ile yorumlamış. Kısa görüntüler dahi beni etkiledi. Konserin Gala gecesinde Sayın Cumhurbaşkanımızın orada bulunması ayrıca övgüye değer. Şiirleri Genco ERKAL okuyor. Sertap ERENER şahane sesiyle katılıyor ve seslendirmede birkaç ilkokul öğrencisi görev almış. Galiba Hiroşima şiirini okuyorlarmış. Başta Koca NAZIM'ın şiirleri, sonra; Fazlı Say, Genco Erkal ve Sertap Erener var. İnanıyorum ki; mükemmel bir ürün çıkmıştır.
Evet, bu konsere mutlaka gitmeliyim. Hatta gitmeliyiz. Ve hatta girmelisiniz. Fazlı Say'ı bir televizyon programında izlemiştim. Harika piyano çalıyor ve yanılmıyorsam birçok yurt dışı ödüle sahip. Genco Erkal'ı 1970’te; GOGOL’un tek kişilik bir oyun olan ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ oyununda izlemiştim. Ama itiraf etmeliyim ki; yeğenim Hilmi Peremeci de İpsala'da 1969 yılında bu oyunu oynarken çok daha başarılı idi. Sertap Erener'le, Uğur Mumcu'nun ilk anma programında karşılaştık ve ayaküstü kısa bir sohbet etmiştik. Sohbet esnasında o narin kadın yüreğindeki sevgi ve sahip olduğu değerlerle karşımda devleşmişti. Sesi ise; zaten tartışma götürmez...

Evet, bu kadar usta mutlaka harika bir ürün çıkarmıştır. Allah'ım inşallah dinleme imkânı bulurum. Nazım'ın şiirlerinin müzik ile yorumlanması ne kadar güzel bir şey... Peki ama bazılarımız ve hatta bazı gençlerimiz neden halâ Nazım'ı anlamamakta direniyor ve de okumadan reddediyor!?

Bu insanlarımız önlerine konan ütopik hedefler ve dinledikleri efsaneler sonucu oluşmuş değer yargılarını, yakın tarihimize eleştirisel bir gözle bakarak, araştırarak ve de geçmişle sağlıklı bağlantılar kurarak ama; asla peşin hükümlü olmayarak, yeniden gözden geçirmek zorundalar. Onlara Nazım'ın bazı dizelerini hatırlatmak ve yorumlarına açık bırakmak istiyorum...

BAHRİ HAZER

Ufuklardan ufuklara
Ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu;
Hazer rüzgarların dilini konuşuyor balam,
Konuşup coşuyordu!
Kim demiş "çört vazmi!"
Hazer ölü bir göle benzer!
Uçsuz bucaksız başıboş tuzlu bir sudur Hazer!
Hazer'de dost gezer, e... y!...
Düşman gezer!

cümleleri Kafkasya'da yaşayan Türkleri ve özlemlerini anlatmıyor mu?

Ya da;

"Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim."

cümleleri Türklerin ana vatanını ve bu günkü vatanımızı anlatmıyor mu ?

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
Bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu,
Bu davet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim...

çağrısına, emperyalizm ve sınıf farkına karşı oluşuna katılmıyorlar mı? O'nun memleket sevgisinden niye şüphe ederler? Yoksa bu satırları okumadılar mı?

****

Memleketimi seviyorum;
Çınarlarında kolan vurdum, hapishanelerinde yattım.
Hiçbir şey gideremez iç sıkıntımı
Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.

****

Ulusal Kurtuluş Savaşını onun dizelerinden öğrenmeyi denediler mi ve bu onur mücadelemizi bir başka şairden böylesine içten cümlelerle okudular mı?

****

Ateşi ve ihaneti gördük.
Ve kanlı bankerler pazarında
Memleketi Alaman'a satanlar,
Yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar
Düştüler can kaygusuna...
Ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından
Karanlığa karışarak basıp gittiler.
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,
En azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,
Dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,
İki kat soyulmamak için.

Ve Kocatepe'de Atatürk'ü anlatan bu satırlara;

Dağlarda tek
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
Şayak kalpaklı adam
Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
Güzel, rahat günlere inanıyordu
Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerin yanında,
Birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar
O, saati sordu,
Paşalar: "üç" dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
Eğildi, durdu.
Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.

Ne diyorlar acaba? Bir itirazları mı var? Ayrıca; bu kişiler köylüyü hiç sevdiler mi ve de tanımak için çaba sarf ettiler mi? Köylüyü nerede ve nasıl anlattılar!? Nazım gibi ifade edebildiler mi?

TÜRK KÖYLÜSÜ

Topraktan öğrenip
Kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir. 
Ferhat'dır
Kerem' dir
Ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
Analar, babalar umudu keser,
Kahpe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
Bir yar sever
El alır,
Kanadı kırılır
Çöllerde kalır,
Ölmeden mezara koyarlar onu.
O, "Yunus-u biçaredir
Baştan ayağa yaredir. "
Ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeye görsün önlerine
Ve bir kerre vakterişip
"Gayrık yeter !..."
demesinler.
Bunu dediler mi,
"İsrafil surunu urur,
Mahlukat yerinden durur "
Toprağın nabzı başlar
Onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefesini korur,
Ne düşmanı kayırır,
"Dağları yırtıp ayırır,
Kayaları kesip yol eyler abıhayat akıtmağa..." 
Aşağıdaki satırlarda barış ve kardeşliği, sevgiyi bulmakta çok mu zorlanıyorlar acaba ?

Gözlerin gözlerin gözlerin
Sonbaharda öyledir işte kestanelikleri Bursa'nın
Ve yağmurundan sonra yapraklar
Ve her mevsim ve her saat İstanbul!
Gözlerin gözlerin gözlerin
Gün gelecek gülüm,  gün gelecek
Kardeş insanlar birbirine
Senin gözlerinle bakacaklar gülüm
Senin gözlerinle bakacaklar...

Cezaevinde ölümü beklerken karısından bir don istemesi bize yaşamanın anlamını ve de; her şeye rağmen sürdürülmesi gerektiği düşüncesini ve hatta;

"En güzel gün, henüz yaşanmamış olan gündür"

Cümlesi ile bizlere yaşama sevinci ve de umut aşılamıyor mu? Başta gençlerimiz olmak üzere bu günlerde böylesine ifade edilen umutlara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu anlamıyorlar mı? Bu insanlar artık her türlü baskıyı reddederek, özgür bir birey olmanın onurunu ne zaman yaşayacaklar? Dostoyevski'nin söylediği gibi:

"Dünyayı güzellikler kurtaracak… Ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey."

Ne dersiniz? Yarın Nazım'ı sevmeye başlayamazlar mı?
Saat: 05.00 'e yaklaşıyor.

Firma Rehberi
Whatsapp
google_160x600