KADIKÖY MEYDANI’NDAN…

30 06 2020
769 kez okundu
halit.celikbudak@gmail.com

İstanbul’dayım kısa bir süre için… Ben hep su kenarında olmayı isterim… Su ile yan yana olmanın keyfi hiçbir yerde yok… ‘Lebi derya’ diye bir deyim var Türkçe’de… Bilmiyorum başka dillerde tam bu anlamda bir deyim var mı… ‘Denizin dudaklarında’ demek bu deyim… Yani ‘denizin dudaklarında’ olmak… Bu kadar mı güzel tarif edilir deniz kıyısında olmak…

Eşim tarafından Altunizadeli sayılırım… Kadim kentler hem Üsküdar hem de Kadıköy’e aynı derece çok yakınız… Dün Kadıköy’e indim… Hitler Almanya’dan kaçıp gelen Alman profesörlerinin bir çoğunun oturduğu Mühürdar Caddesi’ndeki bir iki sahafa uğradım… Aradıklarımı bulamadım. Oradan Kadıköy meydana, sahile indim. Karşımda önce Haldun Taner Sahnesi ve Konservatuar’ın olduğu bina… Daha önce de yazmıştım… Tekrarda fayda var…

Birinci Ulusal Mimari akımının örneği neoklasik stil bina 1927’de İtalyan mimar Ferrari tarafından yapılmış… 1937’ye kadar boş kalmış… Hal olmuş, itfaiye garajı olmuş, hurda araç deposu olmuş… 1984’de Kültür Merkezi olsun denmiş… Devlet Konservatuarı ile İstanbul Şehir Tiyatroları’na bağlı Haldun Taner Sahnesi’ne verilmiş… Ne kadar güzel bir düşünce… Ama 1984’lerde bunun için yapılan restorasyonda özgün yapıyı biraz bozmuş müteahhit…

Karşımdaki binanın durumu geçtiğimiz yıllarda da içler acısıydı, şimdi de… Her tarafta salkım saçak klimalar… Binaya kan merkezine ait bir kulübe yamanmış nedense… Duvarların büyük bölümü kirli, pis… Hatta bir duvarın dibinde ateş yakılmış… Allah muhafaza belki de yangın riski atlatmış… Dört bir yanı otopark olmuş… Boş çiçek tezgahları, çöplük… Bir pencerede boynu bükük bir bayrak… Önde kırık dökük bir dolap, teller sarkıyordu, baktım 1 liraya telefon şarjıymış…

Etrafta terk edilmiş büfeler, önde ise derme çatma büfe… Önde bir belediye işçisi elindeki süpürgeyle esintide uçan kağıt vesaire gibi şeyleri yakalamaya çalışıyordu kan ter içinde… Sizi daha fazla üzmeyeyim… En iyisi fotoğraflara bakın... Sanatın zirve yaptığı konservatuvarın giriş kapısına da dikkatli bakın… Estetiğin en tepede gezmesi gereken bir eğitim yuvasına açılan kapı böyle mi olur…

Halbuki burası etrafı pırıl pırıl kültür merkezi olsa… Belki altta şık bir kitapçı… Şık bir çiçekçi… Meydana gelenler dönüp bir daha baksa… Vapurdan inenlerin bakınca yüreği bir ferahlasa, gülümsese şık, estetik bir yapıyı görünce… Müziğe açılan kapı da estetik olsa… Kadıköy’ün bir simgelerinden biri haline gelse… Herkes göğsünü gere gere ‘Kültür Merkezi’ nde buluşalım dese… Kimse etrafına park etmese… Gece ışıklandırılsa, taa uzaklardan görünse… Bunlar olmayacak şeyler değil… Bunlar belediyenin görevi değil mi…

İstanbul şairlerin, yazarların ‘feyiz’ aldığı bir yer… Ama bu berbat görüntüler doğal güzellikleri giderek arka plana itiyor artık… Nur içinde yatsın rahmetli Aydın Boysan hep şöyle derdi… ‘İnsanlar İstanbul’un değerini o kadar çabuk anlamışlardı ki, ilk yerleşme izlerine cilalı taş devrinde rastlanıyor. Günümüzden on bin yıl önce…’ İstanbul’un kıymetini on bin yıl önce anlamışlar ama biz anlamıyoruz sanırım…











Whatsapp
google_160x600