HAYATTAN KESİTLER (BİR ŞUBAT TATİLİ)

24 11 2020
421 kez okundu
imbik@devrimgazetesi.com.tr

1987 yılı Şubat ayıydı. Yollar hep kapalı olduğu için yarıyılda memlekete gidemiyorduk. Köyde zaman geçirmek çok zor oluyordu. Onüç kilometrelik bir yol vardı. Onu bir aşabilsek asfalta çıkabilirdik. Ben yanımda hanım olacağı için endişeleniyordum ama hanım, ben de yürüyebilirim diyordu. Sonunda kararı verdik. Havanın yağışlı olmadığı bir günü kollayıp, Erzurum’a gidip birkaç gün kalacaktık. (Mumcular, Taş mağazalar, çifte minareler, Aziziye tabyaları gibi yerleri gezecektik.) Şansımızdan mı nedir? Her gün kar yağıyordu. Yollar açılmadığı gibi bir de tipi çıkıyordu. Her gün dışarı çıkıp havanın durumunu kontrol ediyordum. O gün yine akşama kadar lapa lapa kar yağmıştı. Evde oturmaktan bunalmıştık. Haber verip akşama Fazlı Şekerci adındaki komşuya gitmeye karar verdik. Hem Fazlı’nın hanımı Türkçe de biliyordu. Anneleri Türkçe bilince kızları da haliyle Türkçe konuşabiliyorlardı. Fazlının hanımı Hınıs’ın ova köylerinden birinde yirmi yıl önce gelin gelmiş ama bir daha babası evine hiç gitmemişti. Neden diye sorduğumuzda, töre böyle diyordu. Kız çocukları sık sık gidip gelmezmiş. İşte akşam bu aileye misafir gittik. Haberli oldukları için bizi dışarıda karşıladılar. Önce bizim girmemiz için kapıyı aralayıp buyur ettiler.

Odaya girdiğimizde evin üst başında kalın bir yün döşek, üzerine ise iki yastık birden konulmuştu.(Bu yastıklar yaslanmak içindi.) Hanımla geçip oturduk. Sırayla yanımıza gelip bize hoş geldiniz dediler. Büyükler bize yakın, küçükler kapıya yakın bir yere oturdular.

Kapının arkasında su dolu kovaların bulunduğu bir girinti, üzerinde kırık camlı küçük bir dolap, dolabı süsleyen kaneviçe işlemeler ve danteller göz alıyordu. Duvarda ise tek kırma bir tüfek ve fişeklik, hemen yan tarafında ise rengi solmuş bir asker resmi asılıydı. Lambanın loş ışığı bir parlayıp bir kısılır gibi oluyordu.

Fazlı:

– Bunun fitili bitiyor galiba, tamamen bitmeden çırayı yakın da bunun fitilini değiştirelim, dedi.

Kızlardan biri öbür odada yanan bir çırayı alıp getirdi. Babaları lambanın fitilini çıkarıp yenisini taktı. Odanın içi yoğun bir gaz kokusuyla doldu. Kapıyı ve pencereyi açıp evi havalandırdılar. İçerisi buz gibi olmuştu. (Evin zaten tek ve zor kapanan küçük bir penceresi vardı.) Sobaya birkaç tezek daha attıktan sonra ancak sohbete başlayabildik. Bu sene aldığı kartolların (patates) çok çabuk çürüdüğü ve don attığını, bu yüzden hep lahanaya yüklendiklerini anlattı. Sobada yanan tezeğin ne kadar kaliteli bir yakacak olduğundan ve kış şartlarının zorluğundan konuşurken hanımı çaylarımızı tepsiyle birlikte getirip bıraktı. ( Tepsi aynı zamanda sehpa görevi için bırakılmıştı.) Hoş sohbetle çaylarımızı içtik, biraz da çocukların eğitimi ile ilgili konuştuktan sonra müsaade isteyip kalktık. Dışarı çıktığımızda kar yağmaya devam ediyor ama rüzgâr kesilmişti. Köyde derin bir sessizlik ve ıssız bir görünüm hâkimdi.

Eve geldiğimizde saat biraz geç olmuştu. Sobaya biraz tezek atıp yattık. Gecenin bir yarısında hanım telaşla beni uyandırıp çatıdan aşağı bir adam atladı. Galiba duvarın dibinde hala gitmedi duruyor çünkü bir daha hiç ses gelmedi, dedi. Birden kapının arkasındaki keseri elime alarak pencerenin yanına geldim. Yavaşça perdeyi aralayarak tül perdenin arasından dışarıyı görmeye çalışıyor, bir yandan da bir ses var mı diye dinliyordum. Dışarıda kar oldukça hızlanmış, iri iri yağıyordu. İşte tam o anda çatıdan beyazlar giyinmiş iri kıyım bir adam daha atladı ve yere çakılıp kaldı. Yaralanmıştır ümidiyle kapıdan fırlayıp adamın başına dikildim. Keserle vurup vurmamak için tereddüt ederken, önümde duranın bir kar yığınından başkası olmadığını fark ettim. İçim rahatlamıştı. Çatıdan atlayan adam değil, kardı. Hanım da rahat bir nefes almış hatta gülüşmüştük. O gün sabaha kadar sık sık çatıdan atlayan kardan adam sesleri duyduk.

Sabah biraz geç uyandık. Önce sobayı yakarak, kahvaltımızı yaptıktan sonra ben kapının önündeki karları temizlemek üzere dışarıya çıktım. Dışarıda pırıl pırıl bir hava ve güneş vardı. Okulun önüne kadar gidip etrafı ve havayı kontrol ettim. Duvarların dibinde akşam çatıdan atlayan kardan adam yığınları çatıya kadar yükselmişti. Hava açık ve mis gibi bir güneş vardı. Heyecanla eve dönerek hanıma işte beklediğim hava bu dedim. Hanım önce ne demek istediğimi anlayamadı, daha sonra,

–Ne yani yola mı çıkacağız?

– Evet, hazırlan gidiyoruz, dedim.

Yaya gideceğimiz için hanımın omzuna taktığı çantadan başka eşya almayacaktık. Öyle de yaptık. Kapıyı kilitleyip yola çıktık.

Önce Başköy çayını suya düşmeden geçmemiz gerekiyordu. Neyse ki bunu başardık. (Suya düşersek tekrar eve dönmeliydik.) Çayı geçtikten sonra karşı mahallenin önünden geçerek tahmini yol ve yönümüzü tayin edip yola devam ettik. Yolu hemen hemen yarılamıştık. Buraya kadar kara gömülmenin dışında bir sorunla karşılaşmamıştık. Biraz daha ilerleyip küçük bir tepeyi geride bırakmıştık ki bir rüzgâr, bir fırtına deme gitsin. Tipi çıkmış, önümüzü göremez olmuştuk. Rüzgârın hışmından birbirimizin sesini bile duyamıyorduk. Hanımın elini hiç bırakmıyor adeta sürürcesine onu yürümeye zorluyordum. Oysa yorulduğunu ve biraz dinlenmemiz gerektiğini söylüyordu. Olmaz diyordum, olmaz. Durursak donarız! Bir ara hanım elimi bırak sen yürümeye devam et, ben az durup sana yetişirim dedi. Elini bıraktım birkaç adım attıktan sonra geriye dönüp baktığımda hanımı hiç göremiyordum. Telaşla geriye doğru koştum ve o toz duman içinde hanımı bulabildim. Bir daha sakın elimi bırakma, bırakırsan kayboluruz. Bırakmazsan hiç korkma ben seni karda sürüyerek de olsa asfalta kadar taşıya bilirim dedim. Gerçekten gençliğin verdiği güçle karları yarıp gidiyordum. Hatta gidiyorum denmez, adeta karla boğuşuyordum. Tam bu hengâmede iken karların ve tozların arasından yüzleri bembeyaz tozlar içinde üç kişi belirdi. Selam vererek yardıma ihtiyacımızın olup olmadığını sordular.

Ben biraz endişenin de verdiği telaşla,

– Hayır, hiç kimsenin yardımına ihtiyacım yok dedim.

Adamlar hızla uzaklaşıp giderken ben yavaşlayarak yolumuzu biraz değiştirmeye çalışıyordum. Doğrusu biraz endişeleniyordum. Yürürken de sessiz olmaya özen gösteriyordum. Neyse karşılaştığımız insanlar gerçekten iyi niyetli insanlarmış. Daha sonra tekrar hızlandık ama onlar çoktan tepeyi aşıp gitmişlerdi. Düşe kalka en sonunda asfalta yetiştik, hanım çantasından küçük bir ayna çıkartıp bana uzattı.

– Bu ne? Neden bana veriyorsun, dedim.

Gülerek,

– Al da kendine bir bak. Üç dört saat içinde ihtiyarlamışsın. Saçın, sakalın bembeyaz olmuş dedi.

O anda ben de hanımın yüzüne baktım. Gerçekten o da ihtiyarlamış, saçları, kirpikleri bembeyaz olmuştu. Yaşlılık yakışmış dedim. Merakla aynada kendime baktığımda tanıyamadım. Epey yaşlı görünüyordum.

O sırada Erzurum istikametinden Hınıs’a doğru bir otobüs belirdi. Hızla yola çıkarak el kaldırdım, yollar karlı olduğu için elli metre kadar ileride durabildi. Koşup bindik. İçerideki yolcular bizi bu halde görünce hemen bize yer verdiler. Sonra yolculardan biri elindeki çalı süpürgeyle benim üzerimdeki kar ve buzları süpürdü ve sonra,

–Şimdi de sen şu süpürgeyi al ve hanımının üzerini süpür, dedi.

Adamın söylediğini yaptım. Hanımın üzerini süpürdüm ve bize verdikleri yere oturduk.

Her ikimiz de savaştan çıkmış gibiydik. Kısa bir süre de üzerimizdeki kalan buz tanecikleri erimiş, üzerimiz biraz ıslanmıştı. Böylece Hınıs’a gelebilmiştik. Doğru bakkal Fahrettin Amcaya uğrayıp camlı bölümde önce üzerimizi kuruttuk. Birer de sıcak çay içerek kendimize geldik. Hemen Erzurum arabasını kaçırmadan iki bilet alarak beklemeye başladık. Biraz bekledikten sonra yolcular tamamlanınca otobüse bindik. Erzurum- Hınıs yüzelli kilometre mesafedeydi. Otobüs hareket ettikten kısa bir süre sonra yorgun olduğumuz için uyuyakalmıştık. Uyandığımızda Pasinler’deydik. Bir süre sonra da Erzurum’a geldik.

Arabadan iner inmez öğretmen evine giderek önce yerimizi ayırdık. Daha sonra karnımızı doyurmak üzere çarşıya çıktık. Cumhuriyet caddesinde Meram diye bir lokantaya girdik. Yorgunluktan ve açlıktan gözlerimiz kararmıştı. Garson gelip ne arzu ettiğimizi sorunca ikimiz birden,

– Kızarmış tavuk dedik.

Adam,

–Kanat, but, göğüs ne istersiniz?

– Bir bütün tavuğu ikiye böl ve yarımşar tavuk getir dedim.

Kocaman yarımşar tavuk, salata, ayran her şey gelmişti. Etrafımıza bile bakmadan iştahla yemeye başladık. Sonra hanım beni gülerek uyardı.

– Şu halimize bak, hiç görmemişler gibi yiyoruz. Ayıp herkes bize bakıyor, dedi. Gerçekten dikkat ettim ki bazıları yemek yiyor ama bizi izlemeyi de ihmal etmiyorlardı. Yavaşça ayağa kalkıp hanımın çantasından fotoğraf makinesini çıkardım ve bizi en çok dikizleyen birinden resmimizi çekmesini rica ettim. Kırmayıp resmimizi çekti.

– Biraz yorgun ve acıkmış görünüyorsunuz, nereden geliyorsunuz dedi.

– Çok uzun hikâye. Uzaklardan ve yolun yarısını yürüyerek geldik, dedim. Tebessüm edip gitti. Yemekten sonra birer çay içerek öğretmen evine gidip dinlendik.

Birkaç gün Erzurum’da gezdik. Pilavüstü dönerini, cağ kebabını ve kadayıf dolmasını tattık. Mumcular’da işkembe çorbası içtik. Taş mağazalarını, Aziziye tabyalarını ve Çifte Minareyi gezip gördük. Bize göre Erzurum tamamdı. Eve dönmenin zamanıydı. Gezerken pek bir şey almamıştık. Çünkü eve dönüşte de yaya yolumuz olacaktı. Öğretmen evinden çıkıp otobüse geldik. Gelir gelmez yolcular hazır oldukları için beklemeden yola çıktık.

Hava biraz bulanık ve hafif kar yağıyordu. Erzurum’dan uzaklaştıkça kar azaldı. Hınıs’a yaklaştığımızda ise tamamen durmuştu. Dönüşümüz çok rahat olmuştu. Hınıs’a indiğimizde saat iki sıralarıydı. Birer ekmek arası döner yaptırıp hava güzelken hemen yola çıkmalıydık. Öyle de yaptık. Bu defa dağ yolundan gidecektik. Şehirden çıkıp ilerlemeye başladık. Epey gittikten sonra karın üzerine oturup dönerlerimizi yedik, birer de limon yedikten sonra tekrar yola koyulduk. Bu defa yolculuğumuz iyi gidiyordu. Sadece gittikçe akşamın ayazı başlıyor, tepelerin arasından geçerken karların altında gizli akan sulara dikkat ediyorduk. Bu sular karın altından aktığı için fazla fark edilmiyordu. Sadece üzeri don olduğu için üzerinden geçebiliyorduk. Biraz daha hızlanıp çok soğuğa kalmamalıydık.

Birkaç dağ ve tepeyi aştıktan sonra köye yaklaşmıştık. Hâlâ kar falan yağmıyordu. Bu defa şans bizden yanaydı. Son tepeye de geldiğimizde köy ayağımızın altında, okul ve lojman tam karşımızdaydı. Dağdan aşağıya doğru inişimiz oldukça kolay olmuştu. Sadece düşmemek için hanımla hep el eleydik.

Kapıya doğru yaklaştığımızda yaşlı bir ninenin bizi sevgi dolu bakışlarıyla süzdüğünü fark ettik. Bu nine seksen yaşlarındaki Hüsne nineden başkası değildi. Köye geldiğinden beri şehre birkaç defa gidebilmişti. Onun dışında şehri çoktan unutmuş, bu köye gelin geldiğimde ben de sizin gibi Osmanlı geliniydim derdi. Bizim gezmemiz sanki onu da mutlu ediyordu. Biz de onun ve tüm kadınların bu haline çok üzülüyor ama mutlu görünüyorduk. Bazı tabuları yıkmak için çok işimiz vardı. İşte bir şubat tatilimiz böyle geçmişti.

Memik Kömekçi

29.10.2020/Gaziantep 

 

 

 

 

 

 

Whatsapp
google_160x600